Liderlik ve Yönetim Becerilerinde Analitik Yetkinlik

Çok tartışıldı, çok konuşuldu. Yönetici kimdir, lider kimdir, hangi özelliklere sahip olmalıdır, doğuştan mı gelir, sonradan geliştirilebilir mi? Motivasyon becerisi, ikna kabiliyeti, yaratıcı düşünce, geri bildirim verme tekniği, müzakere gücü gibi bir sürü benzer başlıkta kişilerin profilleri sorgulandı, eğitimlerle, koçluk çalışmaları ile bunlar desteklenmeye veya giderilmeye çalışıldı. Farklı markalar ya da isimler altında en iyisi bizim liderlik, koçluk ya da yönetim okulu tadında farklar anlatılmaya çalışıldı.

Fakat tüm bu çalışmalarda hep soft skill beceriler sorgulandı, aktarıldı. Yani, kişisel yetkinliklerin geliştirilmesi üzerinden organizasyonel gelişimlerin sağlanması hedeflendi. Öte yandan, teknik bilgi ve becerilerin var olduğu ya da bu becerilere sahip kişilerin kendisi tarafından geliştirilebileceği varsayıldı.

Geldiğimiz dünya ekonomik ortamında tüm bunların bir işe yaramadığını ve yeterli olmadığını artık hep beraber görüyoruz. Çağımızın profesyonelleri yönetsel becerilerle donatılmış olsalar dahi analitik yetkinliklerde eksiklik olması halinde krizlere cevap vermede ve yönetmede,  krizleri anlamakta ya da öngörmekte, krizleri çözmekte yetersiz kalıyorlar hatta aksine kriz yaratmada başarılı dahi olabiliyorlar.

Birçok işletmede yıllardır pazarlama, satış, marka, bayi ve satış örgütü yönetimi halen finans ve ekonomi alanlarının önünde, karar vericilerin ajandasında. İyi bir gelişme olarak, kısmen stratejik ve üst yönetim becerilerinde destek alınmış süreç içinde. Evet, rekabette fark yaratmak için işletmelerin bu fonksiyonları desteklemesi kritik ancak kazandığınız paraları yönetemezseniz, arttırdığınız pazar payları ve ciroların aslında hangi maliyetle kazanıldığını bu işin sorumluları bilmiyor ya da ölçemiyorsa, işte o zaman bir şeyler doğru gitmiyor demektir. Tabii para kazanılabiliyorsa.

Bunun yansımalarını kendi ölçeğimizde rakamsal olarak da görebiliyoruz. Ülkemizde halen 500 kişinin üstünde istihdam yaratan işletme sayısı SGK’ya göre 1000’i geçmiyor. 3,5 milyon işletmemizin halen    % 99’u KOBİ ve daha çok küçük boy işletme kıvamında ve yine halka arzda Varşova ya da Sofya Borsalarından daha gerideyiz, BİST’te kote işletme sayısı 400 civarında. 25 yıl önce bankacılık sektörünün payı GSYİH’da % 60’ların üstünde iken bugün bu rakam % 110’lara yaklaşmış. İşletmelerimiz aldıkları kredileri de büyüme yönünde kullanamamış. Ve tüm bunlar da, ekonomimiz son on yılda 3 katına çıkmışken bu seviyede. Kısaca özetlersek, soft skill beceriler ile daha çok satış yapıp, katma değer yaratmışız ancak kazandığımız paraları işletmelerimizin büyümesine aktarmakta zorlanmışız, karlılık üretmekte, yatırımlara çevirmekte, bilançomuzu büyüterek daha çok istihdam sağlamakta pek ileri gidememişiz. En azından nominal olarak söz konusu olsa dahi reel olarak olmamış, istisnalar hariç tabii.

Bunların sebep sonuç ilişkisine baktığımız zaman ise cevapları bulmak o kadar da zor değil. OECD üye ülkeleri arasında PISA adındaki eğitim araştırması sonuçlarına göre, matematik, okuma ve fen bilimlerinde ortalamanın altındayız. Matematik profesyonel hayatta, kurumsal ölçekte finansal ve ticari matematik olarak karşımıza çıkıyor. Keza bir üst basamakta da makroekonomik göstergeler olarak.

Satış kadrolarının müşteri odaklılığı bilmesi ya da ikna, iletişim becerileri kadar paranın zaman değeri, ortalama vade hesabı, ortak faiz hesabı, iskonto, vade farkı, yüzde hesaplarını yapabiliyor olması da gerekiyor. Keza, bir mal ya satılırken ya da alınırken kar edilir. Aynı becerilerin satın alma ile ilgili tüm işletme birimlerinde de olması gerekiyor. Ve diyelim ki, örneğin vade açacaklar. Hangi döviz cinsinden borçlanma iyidir, hangi vadeye kadar başa baştayız, vade farkı ve gecikme faizi banka kredi maliyetlerini karşılıyor mu, faizler ne yönde hareket edebilir, enflasyonun satın alma gücü üzerinden pazar payına olası etkilerini bütçelerinde nasıl dikkate almalılar, yine tüm bu birimlerin ve ekiplerin bilmesi gereken başlıklar arasında. İthalatla hammaddeyi yurtdışından alıp, vadeli yurtiçine satan ve rekabet nedeni ile  vade farkı uygulamayıp, sadece likidite üreten ancak kar üretemeyen bir çok işletme var günümüzde.

İşletmelerin çoğunda soft skill ve organizasyonel gelişim ile ilgili alınan eğitimlerin performansa etkileri maalesef ölçümlenmiyor. Dengeli kurum karneleri ortada yokken, satış performans primlerinin işletme hedeflerine ne kadar yansıtılması gerektiğini bir çok işletme halen bilmiyor, uygulamıyor, uygulayamıyor. Görev tanımlarının çoğunda analitik yetkinlik yazsa ve işe alım ilanlarında şekil şartı olarak gösterilse dahi, bunları karşılayacak sistemler ve organizasyon içinde yeterli derecede kişisel yetkinlikler ya da aralarında gerekli sinerji, entegrasyon bulunmuyor. Bu ölçüm ve organizasyonel analitik yetkinlik gereksinimleri ise mali kontrol, muhasebe, finans, raporlama gibi 3-4 birim üzerine yıkılmış durumda, sanki bir tek bu birimlerin önceliği ya da derdi imiş gibi. SPK, BES, Gayrimenkul Değerleme Lisanslama sınavlarına rağmen hedef baskısı ile satış primleri arasında sıkışan portföy yöneticisinde de durum çoğu zaman farklı değil. Hazine bonosu getirisi ile gecelik faizler arasındaki ilişkiyi bilmeden, bileşik faiz olgusuna hakim olmadan, şube (bilanço) yönetimininde henüz yetkin görülmediği için ünvansal olarak dükkan emanet edilmeyen portföy yöneticileri ile bilanço yöneten işletme sahibi / karar vericisi müşterilerin finans ihtiyaçları farklı reklam algıları ile ve yine satış, liderlik, ekip yönetimi becerileri gibi soft skill ağırlıklı eğitimler ile çoğu zaman yönetilmeye çalışılıyor.

Ve son olarak, işletmelerin stratejik önceliklerini gösteren vizyon, misyon tanımları ve bunları gerçekleştirmeye aracı politika, prensip ve etik ilkeler de bir çok işletmenin sadece web sayfalarında yer alıyor. Çalışanların çoğu bunları bilmiyor, doğru ve güncel olmaları ise ayrı bir başlık ajandada dikkate alınması gereken. Bu kadar da soft skill eğitim alınıyorken.

FED’in kararları, varlık alımını 10 milyar Dolar azaltması dahi, halen bilançosunu yılda 1 trilyon Dolar büyütmesine rağmen, son günlerde döviz yükümlülükleri brüt 222 milyar Dolar, net 160 milyar Dolar olan reel sektörümüzü etkilemeye yetti de arttı bile. Kaldı ki, mevcut ülke makro verileri de geçmişe göre genel olarak iyi durumda iken. Bankalarımızda da brüt 140 milyar Dolar Döviz yükümlülük var.

Geçen yıl ilk çeyrekte, dövizle alınan bir mal 9 ay vade ile TL cinsinden % 20 kar marjı ile satılmış olsa dahi, bugünkü kur artışı ile bu kar sıfırlanmış durumda. Döviz ödeme vadesi gelmişken daha vergi, operasyonel ve işletme giderleri ile vergileri düşmeden bile başabaşa gelen işletme, halen parayı tahsil edebilmenin sıkıntısını yaşıyor. Giderler düşünce zaten zarar olan bu senaryoda bir de enflasyondan arındırınca, sermayedar ve üst yönetim açısından insan kaynağı yönetimine dair tüm performans sistemlerinin ve alınan eğitimlerin sorgulanması gerekliliği çok net bir şekilde görülebiliyor.

Tüm bunların artık sadece finans bölümünün (ve muhasebe bölümünün !!) sorunu olmadığını hepimiz yavaş yavaş fark ediyoruz. Bilanço okuyamayan, ekonomik göstergeleri yorumlayamayan, faiz hesabı yapamayan karar vericilere yönetici, analitik yetkinlik ile stratejik öngörü becerisine sahip olmayan yöneticilere lider denilemiyor. Tabii, bunları keşfedecek, değerlendirecek, yönlendirecek kişi ve organizasyonel birimlerde de aynı becerilerin olması gerekliliği aşikar, aksi taktirde buna da yetenek yönetimi değil insan kaynağı yönetimi demek durumunda kalıyoruz. İnsanı hala bir üretim faktörü emek olarak görmekten, entellektüel sermaye ile sermayedar sınıfına çıkarmamızı yeni dünya bize emrediyor.

Verimli performansların analitik yetkinlikler ile ölçümlendiği ve reel getirilere dönüştüğü, evrensel lisan matematik ile finansal empatilerin daha kolay kurulabildiği günler dileğiyle.

IBS’de düzenli olarak devam başlayan ve program direktörlüğünü üstlendiğim finans eğitiminde görüşmek dileğiyle.